Şemsiye
by on December 15, 2020
139 views

                                              ELALEM NE DER?

   Hayat bazen umduğun ve bulduğun arasındaki o dev uçurumda, senin yüzündeki o kırık tebessüm ile yoluna devam etmeye çalıştığın anlarda bile pes etmeyip, bir kez olsun sana acımayıp daha da üstüne üstüne gelerek dünya üzerindeki ne kadar zorluk varsa sana çektirmeye yemin etmişçesine oynar tüm kozlarını. Ya da biz öyle hissederiz. Bilmiyorum…

  Sanırım biz insanlar hayatı hep bardağın dolu tarafından yaşamayı, hep güneşli, yeşil akşamüstlerinde kırlara serilip piknik yapmayı, rotamızı çevirdiğimiz her yolun taşlarından arındırılmış olmasını istiyoruz. Ahh… Zavallı biz! Uğruna savaşlar verip, günlerce alın teri döküp elde edemediğimiz hiçbir galibiyetin bizi yeterince mutlu edemeyeceğini mi idrak edemiyoruz yoksa önümüze altın tepsiler ile sunulan, verilen en az emekle elde edilen zaferleri daha mı kabul edilebilir buluyoruz?

   Olayın özüne inersek bize yıllarca dayatılan “Elalem ne der?” safsatalarına zamanla “Bak elalem neler başarmış!” cümlesi eklenerek zihnimzde gereğinden fazla yer kaplamış olsa gerek ki kendimize bakmak, elimizdekilerin değerini anlamak yerine hep başkalarına bakmayı tercih ettik. Aman onlar neler başarmış, ne kadar da mutlularmış, neler neler almış… İnsanların göstermelik mutluluklarına kanıp elimizdekilerin değerini mi bilemedik acaba? Yoksa hep daha fazlasını beklerken mi yitirip gittik yüzümüzdeki içten tebessümleri.

   Düşünüyorum da bunca kızdığımız, sitem ettiğimiz dünyanın hiçbir suçu olmayabilir mi? Nasıl mantıklı bir eylem  olur ki zaten bize kapılarını sonuna kadar açan, hakettiğimiz, uğruna yeterince mücadele verdiğimiz hemen her şeye sahip olma imkanı veren ev sahibimizi bizim mutluluğumuzu çaldığı gerekçesi ile yargılamak?

    “Nasıl mutlu olurum?” derdine düşüp unutmuşken mutluluğu bunun sorumluluğunu bir başkasına yüklemek daha kolay galiba, daha kabul edilebilir. Oldum olası zor olmuştur zaten yüzleşmek, hatalarını kabullenmek, hele ki yüzleştiği kişi kendisi ise insanın. Göz ardı etmek mutluluğu, her anında hayatın buruk yaşamak, nemli gözlerle bakmak hayata daha kolay olsa ki yüzleşmekten hiç itiraz etmeyiz mutsuzluğa, öylece yaşar gideriz!

   Nereye kadar peki? Ne zaman  vazgeçebileceğiz elalemin sahte mutluluğuna erişmeye çalışırken gözümüzün önünde hatta avucumuzun içinde duran mutluluk cevherini görmezden gelmekten? Yetinmeyi mi bilmiyoruz yoksa mutlu olmayı mı? Yoksa gerçekten bizim için bu kadar önemli mi bu elalem?  Sahi hiç düşündük mü bizim de mutlu olabildiğimizi görünce ne der bu elalem?

   Kırık tebessümler yeter mi bize yoksa zehir mi eder bir ömrü bunun üzerine çok konuşulur aslında… Ama kesin olan bir şey var ise elalemin televizyonundan izleyememek üzer insanı en sevdiği diziyi, elalemin arabasıyla gidememek üzer mesela çocuğunun okul çıkışlarına, elalemin telefonu ile arayamamak da üzer biricik sevgiliyi ya da elalemin o güzel masalarında yiyememek üzer o kalabalık akşam yemeklerini ve daha niceleri…

   Oysa ne güzeldir hayat kaldırabilsek kafamızı elalemin üzerinden de dönebilsek sahip olabildiklerimize. Ne kadar da güzeldir mesela kalabalık akşam yemekleri yere alalade serilivermişbir örtünün üzerinde bile. Kafanda onca şey varken, üstüne üstüne geliyorken hayat senin tabirin ile o en sevdiğinin sesini duymak ne güzeldir tüm köötü şeyleri bir anda yok ediveren o sesi duymak tek vasfı sadece arama yapmak olan telefon ile bile. Ahh… Sevilmek ne güzeldir, sevmek birini… Koştur koştur okul çıkışına yetişebileceğin bir çocuğunun olmasından daha büyük mutluluk var mıdır?

     Hani deriz ya hep “Yemin etmiş bu dünya yüzümüzü güldürmemeye!” işte hepimizin itiraz etmeksizin kandığımız en büyük yalan. Biz bilmeyiz mutlu olmayı, hep isteriz ki gümüş kaselerde sunsun hayat bize tüm güzellikleri tıpkı elaleme sunduğu gibi…

       Elbet yağmur yağacak güneşli akşamüstlerine, yağmalı da zaten. Yağmasa nasıl bilinir ki güneşli, yeşil akşamüstlerinde çimlere serilip sevdiklerini düşlemenin kıymeti?

      Güzeldir oysa düşlemek, sevebilmek, koşabilmek hayallerine elalem de hep yapar bunu. Güler, eğlenir, üzülüp ağlar hatta, çok da zorlandığı olur ayağı takılıp düştüğü, nasıl kalkacağını bilemediği zamanlar olur. Yürüdüğü yolun taşlarını temizlediği de çok olmuştur mesela bilmem kaç taksitle aldığı o televizyondan en sevdiği filmi izlerken sarılabilecek kimseyi bulamadığı da, o pırıl pırıl kırmızı araba ile gidebilecek hiçbir yeri olmadığı da çok olmuştur elalemin. İmrenek baktığın o güzelim yemek masasında  hüzünlü bir şekilde oturup  tek başına peynir ekmek yemek zorunda kalmışlığı da çok olmuştur.

      Şimdi farkediyorum ki aslında hayat bizim ona nasıl baktığımız ile alakalı. Biz ise hayata hep elalemin güzel eşyaları/ hayatları üzerinden değerlendiriyoruz ne de olsa elalem bir şekilde mutluluğu bulmuş bir tek biz kalmışız gibi.

       Elaleme imrenirken bu kadar aslında bizim de elalem olduğumuzu hiç farkettik mi acaba ya da nasıl olur farkedersek? Mutluluğu bulabilmiş midir elalemden sıyrılıp yalnızca kendi hayatına odaklanmayı başarabilenler? Yoksa onlar da hala “Hayat bir güzel gün göstermedi bana” sözleri ile mi devam ediyor hayatına?

Posted in: Entertainment, Dram
Be the first person to like this.